BOLOGNA - TOSKANA

O coğrafyada geçen izlediğim filmler ve büyüleyici fotoğrafları sayesinde daha gitmeden aşık olduğum bir yerdi Toskana. Aklımı orada bırakacağımı bile bile bu çekime daha fazla karşı koymayıp Eylül’de yollarına düştüm. Her noktasında hayallerimdeki masal diyarına kavuşmuş hissettim kendimi.. Merakımdaki özel yeri artık anılarımda yer etmiş şekilde bir ilkbaharda tekrar görüşmek üzere ayrıldım bu güzel topraklardan. Her zaman söylediğim gibi, gezi tavsiyeleri veren bir gezgin yazısı olmayacak bu.. Sadece kendi deneyimimi aktaracağım, ufuk açmasını temenni ettiğim bir tecrübe yazısı demek daha doğru aslında.. Hep tatlılarımın değil bazen de gezdiğim yerlerin tarifini sizlerle buluşturmak paylaşımcılık sevdamdan dolayı beni fazlasıyla mutlu ediyor.. :)

Hem bölgeye ulaşmak için uygun bir konumda olması, hem İtalyan mutfağının başkentlerinden sayılması, hem de İtalya’nın nispeten daha az turistik ama keyifli bir şehri olması nedeniyle ilk durağımız Bologna oldu. Her ne kadar Bologna’yı daha çok ulaşım amaçlı kullanmış gibi olsak da asla bu şehrin hakkını yiyemem! Kızıl sokakları, sakin mizaçlı karakteri, oldukça iyi korunmuş eski yapısıyla bir gün gibi kısa bir sürede kalbimi kazandı.


Bologna’da sadece bir gecemiz olduğundan 14:30’da havaalanına iner inmez kiralık aracımızı kapıp otelin yolunu tutuk ve bavulları bırakıp hemen kısa bir şehir turuna çıktık. Günlerden Pazar, sokaklar cıvıl cıvıl, merkezi caddeler trafiğe kapalıydı. Önce biraz kalabalığı takip ettik.. Piazza Maggiore, Basilica di San Petronio, Le Due Torri, Piazza Nettuno gibi noktaları gördükten sonra ise daldık ara sokaklara.



Ben ziyaret ettiğim şehirleri en çok böyle deneyimlemeyi seviyorum, daha gerçek daha o topraklara aidiyet hissi gibi geliyor bana. Gerek ana caddelerde, gerek ara sokaklarda bulunan, Bologna’yı özel kılan “portico”lar; yani revaklar, altlarında saatlerce yürünesi. Revakları takip ede ede kendimizi küçük Venedik’te bulduk. Bologna kanallar üzerine kurulmuş bir şehir, ancak zamanla kanalların üzerine koca şehir inşa edildiği için bunu görebildiğiniz çok az nokta var. Burası onlardan biri. Küçücük pencereden görünen kanal ve sağındaki solundaki evlerin pencereleri inanılmaz bir samimiyet yansıtıyor.


Yemek için ayrı bir parantez açmak isterim. Bologna gastronomi kültürü oldukça gelişmiş bir şehir, bunu sokaklarına gezerken daha net anlıyorsunuz. Öncesinde yaptığımız ufak bir araştırma neticesinde bizim lezzet duraklarımız öğle yemeği için Osteria Dell’Orsa, akşam atıştırmalığı için Tamburini, gelato için ise Cremeria Funivia oldu. Hepsi beklentilerimizi fazlasıyla karşıladı.

Ertesi sabah erkenden kalkarak bu sefer Bologna sokaklarını biraz daha sakinken keşfetme şansı bulduk. 1-2 saat gezindikten ve bolca an'lar dondurduktan sonra, sadece uğramış sayıldığımız bu şehre daha uzun bir keşif hayaliyle şimdilik veda ettik.

Ve başlangıcı dahi içimi kıpır kıpır eden Toskana maceramıza başlamak üzere yola koyulduk. 2,5 saatlik bir araba yolculuğundan sonra ise Val d’Orcia’nın kelimelerle anlatılamayacak güzellikleri bizi karşıladı. Uçsuz bucaksız vadilerin arasından kıvrıla kıvrıla bize 3 gün boyunca ev sahipliği yapacak Pienza’ya ulaştık.

Ne de olsa kısa süreli evimiz, bol bol gezeriz diyerek bavulları yine otele bırakıp direkt yola koyulduk. Bu arada, otelimiz demek öyle resmi geliyor ki, kasabanın inanılmaz şirin bir sokağında bulunan bir taş ev aslında. Birkaç katı ve çok az odası olan, her yanı tatlı detaylar ve aşk sözcükleriyle bezenmiş, girer girmez bir yuva hissini yaşatan tatlı bir kasaba evi..

Bölgedeki kasabalar birbirlerinden çok uzak değiller, altınızda araba olursa rahatlıkla günde iki, belki üç kasabayı doya doya gezebiliyorsunuz. Yarım günümüz kalsa da istikametimiz önce San Quirico d’Orcia, sonrasında Montepulciano.


San Quirico d’Orcia bir tepe üzerine kurulmuş ufacık, çok sevimli bir kasaba. Horti Leonini ve Collegiata di San Quirico yanı sıra, sokaklarında kendimizi hala korunmuş orta çağ kasabası atmosferine bıraktığımız kasabayı 1-1,5 saat gibi kısa bir sürede gezme imkanı bulduk. Ancak özellikle belirtmeliyim ki, asıl cevher kasabanın çevresinde. Toskana fotoğraflarına ve kartpostallarına model olan bir çok manzaraya bu bölgede rastlıyoruz. Hayranlık duyduğum servi ağaçlarının çevrelediği yollar, Madonna of Vitaleta şapeli, servi çemberi bunlardan sadece bazıları. Nereye baksanız kartpostallık manzara ve masal diyarında kayboluyor insan, bir yandan seyir halindeyken bazen gerçek üstü bir yerdeymiş hissine kapılıyorum..


Sonrasında rotamızı Montepulciano’ya çeviriyoruz. Diğer kasabalara göre daha yüksek bir tepeye konumlanmış, yolları daha dik ve gezmesi biraz daha yorucu bir kasaba. Bölgenin tamamındaki atmosfer burada da mevcut; ancak daha yüksekte kurulu olduğundan ara sokaklarından şehir duvarlarının ötesinden göz kırpan panoramik Toskana manzaraları ayrı bir büyülüyor. Caffè Poliziano’nun terasının muhteşem manzarası ve ortamı eşliğinde içtiğimiz birer yorgunluk kahvesi ve muhteşem lezzetteki tiramisu tecrübesinin ardından bastıran yağmur nedeniyle (ahh yağmurda ıslanmak bile mutluluktu..) bizim Montepulciano ziyaretimiz biraz kısa sürdü, ancak kesinlikle daha fazla vakti hak ettiğini belirtmem gerek.

Ertesi gün yine güne erken başlıyor, ufak bir Pienza gezintisi yapıyoruz. Pienza konakladığımız yer olduğundan, günlük gezilerimizin dışında vaktimizi orada geçirdik ve dağınık olarak gezme-deneyimleme imkanı bulduk, dolayısıyla Pienza’dan yazının sonunda ayrıca bahsedeceğim. Hayatımda en sevdiğim hikaye ve fimlerden biri olan; Toskana’yı görme arzusunu bana en çok aşılayan “Under the Tuscan Sun” filminin geçtiği Cortona yollarına düşüyoruz. Muhteşem sonbahar renklerinin hakim olduğu naif tepeler ve ona eşlik eden kıvrımlı yollardan geçe geçe Cortona’ya ulaşınca buranın büyüsü direk alıyor beni. Yine önce biraz kalabalığı takip ederek Piazza della Republica, Piazza Garibaldi, Piazza Signorelli gibi meydanlarda geziniyor sonrasında ise ara sokaklarında kayboluyoruz. Pencerelerden asılan çamaşırlar, camdan sokakları seyreden teyzeler.. yine çok samimi.



Kitabın ve filmin etkisi midir, yoksa sadece kendi güzelliklerinden midir bilmem, burası diğer kasabalara göre çok daha turistik. Özellikle Amerikalı turistler arasında Cortona’nın popülerliği 3-4 saatlik ziyaretimizde bile aşikardı. Fiaschetteria Fett'unta ‘da öğle yemeğinden sonra şehir duvarlarının dışına, arabayla 3-4 dakikalık bir tırmanıştan sonra “Under the Tuscan Sun” filmine set olan mülk, Bramasole’yi ziyaret ediyoruz. Filmdeki kadar var! Çiçekler, yeşillikler içinde rüya bir ev. Uçsuz bucaksız, yeşilin ve sarının her tonuyla bezenmiş muhteşem bir manzaraya bakıyor. Fazlasıyla hayal de kurduruyor elbette..:) Sanki orda yaşamak mümkün olsa yaş almaz insan dedik sıklıkla...

Cortona gezimizden sonra tekrar Val d’Orcia bölgesine geri dönüyoruz. Yolumuzun üzerinde olan meşhur servi ağaçlı kıvrımlı yolda fotoğraf çekmeyi ihmal etmiyoruz. İstikamet Monticchiello. Burası resmen dokunulmamış, o kadar belli ki! Duvarlarla çevrili küçücük, tatlı mı tatlı bir kasaba. Bu kasabaya Val d’Orcia’nın terası derlermiş, pek doğru! Gezmesi 20 dakika kadar süren Monticchiello’dan aklımızda kalan ise şehir kapısının hemen yanındaki Osteria La Porta’nın terasındaki akşamüstü kahvemiz. Çıt çıkmıyor, ufukta Pienza’ya yağan yağmurun, gökyüzünde renklerin dansının ve çakan şimşeklerin seyri eşliğinde günün yorgunluğunu atıyoruz. Yine söylüyorum: buralarda insanı etkisi altına alan ayrı bir büyü hakim! Ömrümde gördüğüm en güzel gökyüzü manzaraları ve yağmur eşliğinde Pienza’ya dönüyoruz ve bu güzel coğrafyada bir günümüz daha bitiyor..




Güne yine erkenden başlayarak bölgenin en turistik yerleşim yerlerinden biri, hatta belki en turistiği olan San Gimignano’ya doğru yol alıyoruz. Burası da yine çok ama çok iyi korunmuş, UNESCO tarafından Dünya Kültür Miraslarından biri olarak listelenmiş bir orta çağ kasabası. Porta San Giovanni’den şehre giriyoruz ve ufak bir yürüyüşten sonra meşhur kuleler karşılıyor bizi. Fazla vaktimiz olmadığı ve biraz kalabalık bir güne denk geldiğimiz için kulelere tırmanmıyor; onun yerine panoramik manzaraların, ara sokakların ve çok methini duyduğumuz Gelateria Dondoli’nin dillere destan gelato’sunun keyfini çıkarıyoruz. (Crema di Santa Fina isimli safranlı, çam fıstıklı çeşidi mutlaka deneyin!)



San Gimignano’dan ayrıldıktan sonra rotamız Siena, ama önce yolumuzun üzerindeki Monteriggioni’yi görmeden gitmeyelim diyoruz. İnanın Monteriggioni’yi gezmemiz 15 dakikamızı alıyor. Küçücük bir kasaba daha..:) Kısa bir gezintiden sonra Siena’ya devam ediyoruz.


Siena’ya varınca şehrin dışındaki park yerlerinden birine park ederek yolumuza yürüyerek devam ediyoruz. Siena’nın içine araba girişi çok limitli, yok gibi bir şey. Hiç şikayetçi değiliz, böylesi çok daha keyifli diyerek Piazza del Campo’nun yolunu tutuyoruz. Piazza del Campo gerçekten görkemli bir meydan. Palazzo Publicco’nun gölgesi deniz kabuğu şeklindeki dev meydana vururken, insanlar yerde oturmuş kitap okuyor, gitar çalıyor, arkadaş grupları toplanmış sohbet ediyor, kimisi uyuyor, kimisi dans ediyor; gerçekten her gün içinde olsam dediğim bir ortam karşılıyor beni bu meydanda.. Ve biz o gün "keşke Siena'da öğrenci olsak" hayalini dillendiriyoruz..


Burada biraz vakit geçirdikten sonra Duomo’yu dışarıdan da olsa görüyoruz, bir köşe kahvede tiramisu keyfi yapıyor ve ara sokaklara dalıyoruz yine. Masal gibi ara sokaklar; bağrışarak camdan cama sohbet eden komşular, küçük küçük kahveler, yine camlarda asılı çamaşırlar, müthiş uyumlu mimari ve buram buram etkisini gösteren o nostaljik atmosfer. Mutlaka 1-2 tam günü hak eden bir şehir diyerek üzülerek de olsa bir kaç saatlik gezintiden sonra Siena’dan ayrılıyoruz..

Bize ev sahipliği yapan Pienza’dan bahsederek yazıyı sonlandırmak istiyorum. Kültür, gelenek, mimari ve yemeğin muhteşem uyumundan ötürü “ideal şehir” denmiş Pienza’ya. Biz Pienza’yı en çok konumu nedeniyle konaklama yerimiz olarak seçtik, çünkü gerçekten her şeyin tam ortasında. Val d’Orcia’nın tüm güzellikleri Pienza’nın etrafına serpilmiş adeta. Bu bölgeyi görmek isteyenler için konaklama adına kesinlikle tavsiyemdir UNESCO’nun Dünya Miraslarından sayılan bu güzel kasaba.


Küçük bir kasaba olduğu için görülecek yerlerini tek tek saymama bile gerek yok, sokaklarında kaybolun yeter. Şehir kapılarına çıkan daracık sokaklarından muhteşem Val d’Orcia manzarasına rastladığınız, her köşede minik bir sürpriz barındıran, buram buram tarih kokan masalsı bir yer. Ev gibi hissettiren trattoria’larındaki akşam yemekleri, sabahları huzur kokan sokakları, her daim güler yüzlü halkıyla kalbimin en güzel yerine kondu Pienza.




Bizim seyahatimiz daha çok Güney Toskana’da geçti diyebilirim, yani yine UNESCO tarafından Dünya Mirası olarak adlandırılan müthiş güzellikteki Val d’Orcia bölgesinde. Aslında görülecek daha çok yer vardı; Chianti, Arezzo, Lucca gibi.. Ancak ben hayallerimdeki Toskana’yı Val d’Orcia’da buldum.. Ve bir dahaki sefere bir ilkbaharda yemyeşil vadilerine kavuşmak üzere vedalaştım.. Nemli gözlerimle arkamı dönüp dönüp baktığımda, bu muhteşem coğrafyanın her köşesinin beni kucakladığını ve yeniden gelmemi beklediğini iliklerimde hissettim..





6 yorum

  1. Gözlerim dolu dolu okudum, nedendir bilmem...
    Harika bir gezi yazısı olmuş, okurken kendimi oralarda gezerken hayal ettim. Öyle güzel yazmışsınız ki sevgili Damy, sanki ben gidip görmüşüm gibi hissettim. Söylediğiniz filmi izlemedim, duymamıştım da. Ama bu gece izleme kararı aldım, siz izleyip beğendiyseniz ve çekildiği yeri görmeye gittiyseniz muhteşem bir film olmalı diye düşünüyorum. Şans eseri sizi instagramda bulup takip etmiştim, kendimce tariflerinizi yapıp eşime, akrabalarıma tattırıyordum :) tariflerinizin hepsi zaten birbirinden muhteşem, ben bile artık güzel kurabiyeler yapabiliyorsam varın gerisini siz düşünün :) Ne diyeyim, zaten tariflerinizle ve hayvan sevginizle bana çok şey katmıştınız, şimdi bu yazınızı okuyunca size karşı ayrı bir sempati oluştu bende. Çektiğiniz fotoğrafları da es geçmek istemiyorum, her biri ayrı muazzam... Uzuuuun uzun baktım hepsine tek tek. Ne yaşanılası bir yer imiş şu Toskana... Sokaklar tertemiz, her yapının bir köşesine çiçek iliştirilmiş, gökyüzü bir başka mavi... İnsan orada gerçekten yaş almaz... Bir gün gidebilmeyi diliyorum bende, ölmeden yapılacaklar listeme usulca iliştiriyorum Toscana gezisini... Dilerim siz de bir daha gidebilme fırsatını bulursunuz... Dilerim hep böyle güzel bakarsınız hayata :)
    Sevgilerimle...

    YanıtlaSil
  2. Tariflerinizi severek uyguluyoruz her zaman ama görünen o ki artık rotalarınızın da sıkı bir takipçisi olacağız! Mümkün olsa da en yakın tarihe bir bilet alsak dedik:) Daha çok gezip göresin bizlere tatlı dilinle anlatasın:)

    YanıtlaSil
  3. Filmi bikmadan ara ara seyrederim. Her seferinde içim açılır. Resimlerinize ve anlatiminiza bayıldım.Beni de İtalya'ya çeken bir his var. Ama Roma Venedik degil,Amalfi kiyilarini ve Positanoyu gormeyi cok istiyorum.Toscana da listemde ��������

    YanıtlaSil
  4. Merhaba Damy;
    İtalya'ya Venedik için gitmiştim ve Toscana bölgesinde Siena ve San Gimignano'yu görme fırsatım olmuştu. Eşimle büyülenmiştik ve siena da öğrenci olmayı hayal etmiştik. Yazının harika olmuş geçen sene gittiğim o yerleri servi ağaçlarını nasıl özlediğimi hissettim ve inşallah tekrar o topraklara gitmeyi görmediğim diğer güzel kasabaları görme fırsatım olur..

    Sevgiler..

    YanıtlaSil
  5. Ya o fotoğraflar nasıl güzel, siz nasıl zarifsiniz, anlatımınız okuyana ne kadar akıcı ve oradaymış hissi veriyor bilemezsiniz.. Ben Toscana ile ilgili film izlemedim ya da fotoğraf görmedim. Ama inanın sayenizde ben de çok etkilendim.. Umarım bir gün yollarımız orada kesişir.

    YanıtlaSil
  6. harika olmuş..:)
    http://zoomlabakalimm.blogspot.com.tr/

    YanıtlaSil

Başa Dön