PRAG

Şehre ilk adımımı atmamla şöyle bir etrafıma bakar bakmaz; “çizilen sanatsal bir tablonun şehir olarak inşa edilmiş hali olmalı” dedim.. Tarih karşımda en bakir haliyle duruyordu. Tek farkın içinde bulunduğumuz yüzyıl olduğunu hissettim. Gökyüzündeki bulutlar bile bunu doğrulayacak kadar büyülüydü. Prag; bir açık hava müzesi, masal diyarı, sanat yuvası, film setiydi.. Gerçek olamayacak kadar çok güzellik bir arada, içinde yaşayıp her anını teneffüs eden şanslı insanlarla dolup taşarken benimse içim kıpır kıpır, keşfe dalmak için sabırsızlanıyordum..









Öncelikle buraya gelişimize giden yoldan bahsetmek istiyorum. Bir tura katılmak yerine bireysel olarak gezmek her zaman tatil anlayışımıza daha uygun oldu. Her adımda kendi kendimize organize olmak bizi daha da özgürleştiriyor. Dolayısıyla bu tatilimizde de kış aylarında yakaladığımız nispeten uygun uçak biletlerinden sonra TripAdvisor yorumlarına bakarak merkezde olmasına özen göstererek seçtiğimiz bir otelde konakladık. Şimdi bahsederken otele dair bir fotoğraf çekmemiş olduğuma hayıflandım, epey memnun kaldık. Oldukça ferah, temiz ve kale manzaralı odasıyla bizden tam not aldı. İlgilenenler için ismi; Hotel Trinidad Prague Castle. Tatil programımızı ise genellikle ben çıkartıyorum. Yabancı veya türkçe gezi bloglarından derlediğim öneri ve bilgileri tatil defterime tek tek not ediyorum ve elimize haritamızı aldıktan sonra maceramız başlıyor. :)





Öncelikle dikkat edilmesi gereken iki konu var;

Taksi: Aslında şehir küçük ve biz yürüyerek keşfetmeye tutkun olduğumuz için hiç toplu taşıma kullanmadık. Şehirde tramvay oldukça yaygın kullanılıyor fakat ona bile gerek duymadık. Bir tek bir keresinde olduğumuz yerden Strahov’a epey uzaklıktayken en tavsiye edilen ulaşım şekli olduğu için Uber çağırdık. Hem uyguna hem de kestirme yollardan götürdü çok memnun kaldık. Burada taksiler turist kazıklamak ile ün yapmış durumda maalesef, uzak durduk.

Döviz: Prag'da döviz bozdurmak ayrı bir sıkıntı. %0 komisyon adı altında yüksek kur oranlarıyla turist dolandıranlardan herkesin çok dili yanmış. Dolayısıyla nispeten sorunsuz olduğu söylenen Praha Exchange (Prague 1, Jindriska Sokağı, No:12) tavsiyesini 1-2 yerde gördüm. Ancak biz daha sağlam olduğunu düşündüğümüz büyük bankaların ATM'sinden nakit çekme yöntemini kullandık. Burada yine dikkat; her ATM'den para çekmemeye özen gösterin, çünkü ne idiği belirsiz ATM'lerde komisyon alıyor. KB Bank, UniCredit, Raiffeisen bankalarını kullandık.





Prag tahminimden çok daha küçük bir şehir olarak, birbirinden nostaljik cafeleri, sanat ve edebiyatla bu denli içiçe oluşu ve parklarının muhteşemliği ile gönlümde daha ilk günden taht kurdu. Turistlerle dolup taşan her sokaklarından burnumuza çalınan geleneksel hamur işi tatlıları tarçınlı “trdelnik” (bizim bildiğimiz ismiyle makara:) ) kokusu bizi her defasında aynı cezbedicilikte çağırırken karşı koyamadık ve defalarca tadına vardıklarımız arasında en güzelini Good Food Coffee&Bakery’de yedik. Envai çeşit arasında benim favorim içi erimiş çikolatalı olan oldu, yaz aylarında eminim dondurmalı çeşitleri çok daha tercih edilesi, her biri şahane görünüyordu.





Prag; ismini çekçe “praziti” yani “ağaç yetişen yer” anlamına gelen sözcükten alıyor. Tam anlamıyla şehri yaşayınca sebebini anlıyor insan. Devasa ve muazzam güzellikte olan, içinde sokak müzisyenlerinin sanatlarını icra ettiği huzur dolu parklarını gördükçe ülkemiz için iç geçirmemek elde değildi. Bizim özellikle not edip gittiklerimiz ise Prag’daki tüm köprüleri tepeden görebileceğiniz nokta olan Letna Parkı, Kampa Island ve hayatımda ilk kez rastladığım yaradılış harikası tavus kuşlarıyla ünlü Vojanovy Sady oldu. Tavus kuşlarının sadece erkek olanlarının gösterişli ve kuyruklu olduğunu öğrendikten sonra bir de yelpazesini açarak titrettiği tüyleriyle dişisine kur yaptığı anlara şahit olmak oldukça keyifliydi. :) Uzun uzun vakit geçirip, banklarının estetikliğinden tutun yerde bir adet çekirdek dahi olmayacak kadar temiz oluşuna hayran kalarak ordan da ayrıldık..





Bir günümüzü fazla sayıda gelen tavsiyeler üzerine Prag’a otobüsle 2 saatlik uzaklıkta olan masal şehir Karlovy Vary’de geçirdik. Tatilin belki de en “iyi ki” dediğim saatlerini kattım hayatımın anı hazinesine.. Kahvaltımızı şahane sandviçleriyle damaklarımızda şenlik yaratan Bagel Lounge’da yaptıktan sonra keşfi için en fazla birkaç saat yeterli olan bu yeşilin her tonuyla sarıp sarmalanmış şehri turlamaya başlıyoruz. Ne desem kelimeler yetersiz kalacak hissiyatına sahip oldunuz mu hiç? Bir yandan yağmur nehre çiselerken, diğer yandan hiç görmediğim onlarca çiçekle buluşmuşken ve etrafta sessizlik hakimken ancak büyülenmiş hissedebiliyor insan.
 
Yürüdükçe The Grand Budapest filminde ilham alınan otele rastlıyoruz. Biraz daha ilerleyince ise Mustafa Kemal Atatürk’ün 1918 yılında gelip konakladığı otelin önünde buluyoruz kendimizi, ve duvardaki Atatürk yazısına bakarken içimiz bir kez daha Atamızın aşkıyla dolup taşıyor, yıllar evvel de olsa onunla aynı kaldırımda durup aynı manzaraya bakıyor olduğumuzu düşündükçe heyecan duyuyoruz.. Bu şehrin her yanı yemyeşil, derin bir nefes aldığınızda iliklerinize kadar yenilenmişlik hissiyle ferahlıyorsunuz. Yol kenarlarındaki çeşmelerden ise kükürtlü şifalı sıcak su akıyor, kaplıcalarıyla oldukça ünlü olan bu şehirde herkes şişelerini doldurup bir yandan içerek sokaklarına karışıyor. Bardak satan büfelerin birinden porselen kedili (elbette:) ) bardağımızı alıp içini suyla dolduruyoruz fakat ben iki yudumdan fazlasını alamıyorum, tadını epey garipsedim. :) Kükürtten dolayı olsa gerek, oldukça metalik bir tadı vardı. Bu küçücük şehre dair bir diğer detay ise çoğu dükkanın veya standların sattığı kağıt helvalar. Rastladığınızda tiramisulusundan limonlusuna kadar çeşit çeşit olanlarından damak tadınıza göre seçiyorsunuz, isterseniz ısıtıyorlar ve çıtır çıtır tadına varıyorsunuz. Bizim bildiklerimizden farkı incecik olmaları. Çikolata ve fındıklısı enfesti, hediyelik olarak da kutularda çoklu olarak satın alabiliyorsunuz.



Rüya gibi geçen bu günün sonunda ise Karlovy Vary’e bir zaman konaklamalı olarak yolumuzun düşmesini hayal ederek yine Prag’ımıza geri dönüyoruz. Prag akşamları öylesine ışıklı ve romantik ki... Her daim capcanlı olan köprülerinden yürümek, ara sokaklarına dalmak, kısa bir soluklanma için tatlı mı tatlı kahvelerine girmek.. O sandalyelerde geçmişe dair ne çok sanatçının oturduğunu hayal etmek ve bi an için geçmişe yolculuk etmek..




Bir daha gidebilmek için henüz ordayken dahi hayal kurduran Prag’a siz benden evvel giderseniz;
Nazım Hikmet’in şiirlerini yazdığı Cafe Slavia’da bir kahve içip duvardaki fotoğraflar arasından onu bulmayı,
Kafka’nın en sevdiği Cafe Savoy’da kahvaltı edip çeşit çeşit tatlılarının tadına varmayı,
Einstein’ın favori mekanı Cafe Louvre’da kahvaltı etmeyi,
Kuruluşu 500 yıl evveline dayanan, bir yandan sürekli akordiyon çalan sıcacık ortamıyla birahane U Fleku’da (her ne kadar benim damak tadıma hitap etmese de) meşhur Gulaş yemeklerini tatmayı,
Charles Köprüsü’ne sabahın erken saatlerinde gidip üzerinde dilek tutmayı,
Guinness onayıyla dünyanın en büyük kalesi olan Prag kalesine hayranlıkla bakmayı,
Sokağında Kafka’nın kız kardeşiyle yaşadığı 22 numaralı evin de bulunduğu şipşirin Golden Lane’de yürümeyi,
Strahov manastırı ve Strahov Kütüphanesini görüp ordan aşağıya doğru ormanın içinden giden yürüyüş yolundaki huzuru solumayı,
Dünyanın en ilginç binalarından birisi, modern mimari örneklerinden Dancing House’un fotoğrafını çekmeyi,
John Lennon Wall’u ziyaret ederek renklenmeyi,
Pinkas Sinagogunda biraz da hüzünlenmeyi,
Girişinde şahane bir kitap kulesi bulunan Ulusal Kütüphane’yi gezmeyi,
Yukarda yazdığım tüm parklarda benim için 10 dakika fazla soluklanmayı unutmayın.. :)
Ve her birini yaparken kulağınızda Dvorak ve Smetana müzikleri olsun...

Prag’dan Sevgilerle❤️

Hiç yorum yok

Başa Dön